KURÂN'I ANLAMAK İÇİN ÖN BİLGİ
"OKU"mak amacıyla elinize aldığınız bu
çalışmanın orijinali olan metin, gökteki
bir tanrının, yeryüzündeki postacı - peygamberine indirmiş olduğu yazılı bir
kitaptaki buyrukları veya fermanı, değildir!
O, âlemlerin Rabbi olanın irsâl
ettiği (risâlet işleviyle açığa
çıkardığı) Rasûlüne, (boyutsal
derinliğinden bilincine) inzâl ettiği
"Hakikat Bilgisi" ve "Sünnetullah"
açıklamasıdır!
Baştan vurgulayalım ki...
Okuyacağınız bu metin, ne Türkçe Kurân'dır,
ne çeviri, ne de meâl!..
Asla Kur'ân yerine geçmez! Kurân'daki
çok anlamlı anlatımların bir-iki yönünü göstermeye çalışır ancak!
Bu metin yalnızca, Ahmed
Hulûsi isimli Allâh Kulu'na
bahşedilmiş bakış açısından Kurân'a açılan bir
penceredir!.. Bu pencereden görülenlerin bir kısmının
sizlere yansıtılmasıdır!
Bu penceredeki bakış açısının temeli nedir, bir misal
ile anlatmaya çalışayım...
İnsanın iki gözü vardır ki, bu iki göz sağlıklı
çalışırsa, baktığını şaşı görmez, tek ve net görür. Net ve tek göremeyenlerse
bunu sağlamak için ya gözlük kullanırlar ya da lens!
"OKU"nası Kitap olan Evren'i ve "Sünnetullah"ı
sağlıklı "oku"yabilmek
için de Allâh, Kur'ân
ile bize, iki doğruyu görme camı vermiştir, gözlüğümüze takalım diye...
"Hakikati" net ve tek görmek için de basîrete ve ilim gözlüğüne ihtiyaç vardır ki onun iki
camından biri "B" harfi ilmi, diğeri "El AHAD-üs
SAMED" ilmidir!
Birinci ilim, Kurân'ın
en başına konmuş "B" harfidir... Anlamı, "TEK'in SEYRİ" isimli kitabımda açıkladığım "Holografik
Gerçeklik" paralelinde, Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın bildirdiği "Zerre
küllün aynasıdır!" açıklamasıdır. Birim veya zerre olarak algılanan
her noktada, tüm "El Esmâ"
potansiyeli ile mevcudiyetini anlatır.
İkinci ilim ise, Kurân'ın
sonuna yerleştirilmiş olan "İhlâs" Sûresi'ndedir.
"Allâh" ismiyle işaret edilenin, "El AHAD-üs SAMED" olduğu vurgusudur! "HÛ"dur! O'nun
gayrı veya "dûnu" mevcut değildir! "Es
Samed", "içine bir şey girmesi,
katılması veya ondan bir şey çıkması, oluşması söz konusu olmayan som TEK'illik" anlamını ihtiva etmektedir.
Bu iki gerçek tek bir bakışı meydana getirmezse, Kurân'ın ruhu ve vermek istediği mesaj asla
algılanamaz; gökteki ötendeki tanrı, yerdeki peygamber ve sen anlayışının
doğrusu asla bilinemez!
Evet, okuyacağınız bu metin, "ALLÂH"
ismiyle işaret edilen "El AHAD-üs SAMED" ise; bu mutlak
gerçeğe göre, Kurân'ın işaretlerini nasıl
değerlendirmemiz gerektiği, çalışmasıdır.
Elinizdeki bu çalışmanın, bildiğimiz kadarıyla, bir
benzeri olmamıştır! Zira bugüne kadar, Kurân'ın
gerçek mesajını - ruhunu - amacını yansıtmak yerine, derinliği olmayan ve
tarihsellik yanına dayanan nakiller yapılmıştır. Çoğunun diliyse, okuyana,
eline aldıktan kısa bir süre sonra kitabı bıraktıracak kadar çapraşıktır. Bire
bir kelime çevirisine sadık kalmak amacıyla, zamanüstü
edebî şaheser günümüzün anlam bulmacası olarak insanların eline
verilmiştir.
Ayrıca bu edebî şaheser, okurken sık sık
göreceğiniz gibi, pek çok gerçeği, dersi "evirip çevirip türlü misaller
ile, benzetmelerle" anlatmıştır, kendi tâbiriyle! İnsanlar tefekkür etsin diye... Ne yazık ki,
anlayışı sınırlı çoğunluk bu benzetmeleri "muhkem"
kabullenerek; gökte bir tanrı ile yeryüzündeki peygamberi ve de gökten inmiş
yazılı kitap - ferman anlayışına kadar sürüklenmiştir.
İnanıyorum ki, temel bakış açısı hakkıyla okuyucuya
yansıtılabilirse, insanların bu yüce "BİLGİ"ye bakışı ve değerlendirmesi çok
farklı olacaktır.
Bu nedenledir ki, "OKU"maya başlamadan önce, bize göre, "KİTAP
- BİLGİ"nin temel bakış açısını ve bazı
kavramları açıklamaya çalışacağım.
Kurân'ın temel fikri, insanların, "ALLÂH" ismiyle işaret edileni
anlamaya çalışmaları, tanrı kavramı fikriyle "şirk"e (düalizm - ikilik) düşmekten
korunmalarıdır.
İnsanın, gökte veya yerde bir öte - dışsal tanrı
kabulü açık "şirk"; "Allâh" yanı
sıra, O'ndan ayrı (benliği dâhil) bir güç kuvvet sahibi varlık
kabulü de gizli "şirk" olarak tanımlanmaktadır.
"İnsan"lığa hitaben nâzil
olmuş "BİLGİ" (Kitap), kendisini değerlendirecek olanları
şöyle uyarıyor:
"Şirk (bir yanda tanrı diğer yanda
her şey) düşüncesine sahip olanlar pistir!"
"(ŞİRK) pisliğinden (ben
ve tanrı anlayışından) arınmamış olanlar Ona (o BİLGİYE - Kurân'a) dokunmasınlar!" (Çünkü anlayamazlar!)
"Muhakkak ki şirk (Allâh
ismiyle işaret edilen yanı sıra veya dûnunda bir
varlık olduğunu kabullenmek) büyük zulümdür!"
"ALLÂH'ın kesinlikle
affetmeyeceği tek suç, ŞİRK'tir; bunun dûnundakileri dilediğine affeder!"
"ŞİRK" anlayışından kurtulmak için
de "Allâh" adıyla işaret edilene
iman edilmesi istenmektedir.
"Allâh"a imanın iki mertebesi Kurân'da açıklanmaktadır.
A) Allâh'a (içinde
şirk de bulunabilen) iman... B) "B" işareti kapsamıyla Allâh'a
iman.
Birincisi, ötende bir "tanrı" vehminden
kaynaklanan açık "şirk" anlayışından arınmanın gereğini
açıklamaktadır.
İkincisi, "gizli şirk" diye
tanımlanmış bulunan, "benliğini, rabbine (Hakikat'in
olan El Esmâ'ya) şirk koşma" anlayışından
arınmayı anlatmaktadır.
Şimdi Müslümanların çoğunluğunun ciddiye almadığı, "tasavvuf"
deyip bir kenara attığı çok önemli hakikat bilgisinin, "gizli
şirk" diye tanımlanan yanılgıyı nasıl açıkladığına ve bu olayın Kurân'da nasıl yer aldığına dikkatle kulak verelim:
Hamdi Yazır'ın meâlinden naklen veriyorum, "sen yanlış
anlamışsın" diyecekleri bundan vazgeçirmek için! Dikkat buyurun, hitap
geçmiş halklara değil Rasûlullah Muhammed
Mustafa aleyhisselâm'adır, çevresindekilerin
bir kısmının imanından söz edilmektedir:
Yûsuf Sûresi
(12)'ndeki 102. Âyetten
107. Âyete kadar olan bölüm:
"[Ey
Muhammed!] Bu[nlar]
işte, gayb haberlerinden; sana onu vahy ile bildiriyoruz, yoksa onlar işlerine karar verip mekr [/hile ve
düzenler] yaparlarken sen yanlarında değildin.
Ve [şunu da
unutma ki] insanların ekserisi –sen ne kadar [iman etmeleri için] hırslansan [da]– mümin [olacak] değildirler.
[Oysa sen]
buna karşı[lık]
onlardan bir ecir [/ücret] de
istemiyorsun, o ancak bütün âlemine [/insanlara]
[ilahî] bir tezkire[/hatırlatma ve nasihat]tir.
Bununla beraber, göklerde, yerde [ibret alacak daha] ne kadar âyet [/işaret]
var; [fakat ne yazık] ki
üzerine uğrarlar, onlardan yüz çevirir geçerler.
Onların ekserisi Allâh'a şirk koşmaksızın iman etmez."
Şimdi burada "Akıl ve İman" isimli kitabımı yazmama sebep
olan çok önemli âyeti - uyarıyı görelim... Nisâ' Sûresi (4) 136. Âyeti Rasûlullah'a geliyor ve çevresindeki iman
etmişlere hitap ediyor:
"Ey iman edenler; Aminu
"B"illahi..." Yani, "Ey iman
edenler, "B" harfinin taşıdığı anlam kapsamında iman edin Allâh'a......."
Ne demek bu?
Şu demek: Yalnızca Allâh
isimlerinin işaret ettiği mânâlardan oluşan âlemler
içinde sizin de hakikatiniz, varlığınız - vücudunuz Allâh
adıyla işaret edilenin Esmâ'sından meydana gelmiştir.
Rabbiniz, hakikatiniz olan bu Esmâ'dır. Dolayısıyla
hem derûnunuzda hem de karşınızda Allâh Esmâ'sının açığa çıkışından başka bir şey yoktur. Bu
Hakikate ters düşen bir şekilde, var gördüklerinizi, Allâh
dûnunda bağımsız - ayrı bir varlık (tanrı) gibi düşünüp kabul
ederek şirk koşanlardan olmayın. Bunu yapmanın getirisi dünyada ve sonsuz
geleceğinizde yanmaktan başka bir şey değildir.
Ama çoğunluğun bunu kavrayacak akılla (Esmâ bileşimi olarak) açığa çıkmadığını da gene şöyle
belirtiyor Kur'ân Bakara Sûresi
(2) 8. Âyetinde:
"İnsanlardan bir kısmı "B" harfinin
işaret ettiği anlam kapsamında Allâh'a ve sonsuz
geleceğimize iman ettik derler... Ama onlar "B" işareti kapsamında
iman etmiş müminler değillerdir."
İşte bu sebepledir ki, "B" harfinin işaret
ettiği muazzam anlamın "gizli şirk" diye geçiştirilen bir şekilde
örtülmesi; bu konuya hiç önem verilmemesi, sonuçta "Gökte tanrı yerde Ben"
anlayışını yerleştirmiş ve bugünkü noktaya gelinmiştir.
Oysa...
Şirk anlayışının geçersizliği daha ilk âyet (sûre) olan "Besmele"de
"B" harfiyle anlatılmaktadır. Kur'ân
yorumcularının pek çoğunun yetişme şartlanmaları gereği örttüğü bu anlam, Hz. Âli
tarafından açıklanmıştır 1400 küsur yıl önce ilk defa.
Şahı Velâyet Hz. Âli, Kurân'daki, o
gün için "sır" kabul edilen bu gerçeğe şöyle işaret etmiştir:
"Kurân'ın sırrı Fâtiha'da; Fâtiha'nın sırrı B-ismillah'ta; B-ismillah'ın sırrı
da "B" harfindedir. Ben, (Arapçadaki yazılışı
itibarıyla) "B"nin altındaki NOKTA'yım!"
Hz. Âli'nin işaret ettiği bu gerçeklik, Kurân'ın okunmaya başlanılan ilk âyeti
olan "B-ismillah"ın başındaki "B"
harfinde, daha sonra da pek çok yerinde bir uyarı işareti anlamına gelmektedir.
Merhum Hamdi Yazır
hazırlamış olduğu "Kur'ân tefsiri"nde;
Ahmed Avni Konuk "Fusûsu'l
Hikem şerhi"nde; Abdülaziz Mecdi
Tolun, "İnsan-ı Kâmil" şerhinde, bu mânâya
dair gerekli uyarıyı yapmıştır.
Biz de penceremizden bu kutsal metne bakarken, âyetleri, "B" harfinin kullanılmış olduğu
yerlerdeki işareti ve anlamıyla değerlendirmeye çalıştık elimizden geldiğince. Çünkü, Kurân'ın, "B"
harfinin işaret ettiği anlam doğrultusunda "OKU"nmaya başlanması gereği
vurgulanmaktadır "B-ismillah" ile. "B"
harfinin işaret ettiği anlam kişinin yaşadığı mutluluk veya mutsuzluğun, kendi
derûnundan, hakikatinden gelen mânâlar doğrultusunda
yaşandığı gerçeğidir. Kişinin cehennemini veya cennetini yaşaması "elleriyle
yaptıklarının (kendilerinden açığa çıkanların) sonucu"dur; yani;
kendindeki "Esmâ" mânâlarının açığa çıkmasıyla oluşmaktadır, vurgusuna
işarettir "B" uyarısı!.. Bu yüzden de
her sûre başında "B-ismillah"
yer alarak, bu hatırlatma yapılmaktadır.
"B"ismillahirrahmânirrahıym, başlı başına bir sûre hükmündedir bize göre.
Bizâtihi Kurân'ın ve
yeryüzünde yaşamış en muhteşem beşer olan Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)'ın açıklamalarını
temel alan, "ALLÂH" adıyla işaret edilmiş Mutlak Hakikat'in gösterdiği hedef kavranılmadan,
Kurân'ın anlaşılması mümkün değildir.
Eğer bu hedef fark edilmezse, Kurân'a,
-esasla ilgisi olmayan bir şekilde- çeşitli yaklaşımlar edinilebilir. O, bir
tarih kitabıdır; O, bir iyi ahlâk kitabıdır; O, bir toplumsal düzen kitabıdır;
O, bir evren bilgisi kitabıdır; vs.!
Oysa Kurân'ın
önyargısız ve şartlanmasız "OKU"nması
hâlinde görülecek en keskin gerçek, insana "şirk"
anlayışını terk ettirecek ipuçlarını vermesi ve bu realite doğrultusunda
bilincini arındırmasının yolunu öğretmesidir. Çünkü insan, yaratılış özelliği
dolayısıyla ölümsüzdür! "Ölümü yalnızca tadar" ve
çeşitli "Bâ's" aşamalarından geçerek
"ölümsüz" olarak sonsuza dek yaşamına devam eder!
Ölüm, kişinin kıyametinin kopup, beden perdesinin
kalkarak kendi hakikatini müşahede etmesi ve daha sonra da bunu hayatında ne
kadar değerlendirebildiğinin sonuçlarını yaşamaya başlamasıdır. Çalışmamızı "OKU"manız
sırasında bunu net göreceksiniz.
Bu yüzdendir ki...
İnsan, kendi hakikatini tanımalı, kavramalı, yaşamını
buna göre değerlendirerek, "Hakikatinden" kaynaklanan "kuvveleri"
değerlendirerek "cennet" yaşamını kazanmalıdır; "Rabbi"
elvermişse! Rabbine yönelmek ise dışa değil; kişinin kendi hakikatindekine
yönelmesi diye anlaşılmalıdır ki, salâtın ikamesi yani namaz da bunun
yaşanmasıdır içe dönük bir şekilde.
Bu noktada şunu iyi anlamak zorundayız...
"Yenilen" isimli kitabımda çeşitli
yönleriyle açıklamaya çalıştığım şekilde; evren içre evrenler tanımlamasıyla
tanımladığımız yapı, hakikati itibarıyla, "çok boyutlu tek kare resim"
veya "holografik Tekil bilgi – enerji okyanusudur" tüm
boyutlarıyla, bize göre! Bu okyanus, her damlasında tümünün özellikleri mevcut
olan bir okyanustur! Kuantum potansiyeldir!
Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın da "Zerre küllün aynasıdır!" uyarısı
ile açıkladığı gibi.
"Hazreti Muhammed'in açıkladığı
ALLÂH" isimli kitabımda detaylarıyla
anlatmaya çalıştığım şekilde, "ALLÂH" ismiyle işaret edilen
yanı sıra veya "dûnunda" yani
kavram, kapsam ya da başka herhangi bir ölçütle denkliği söz konusu olabilecek
ikinci bir varlık mevcut değildir.
Bu gerçek dolayısıyladır ki, Kurân'da
"İkinin ikincisi" olarak tanımlanan Hz. Ebu Bekir ve
Hz. Âli'den günümüze uzanmış düşünce ve müşahede zincirinde yer almış
kemâl sahipleri hep aynı realiteyi dillendirmişlerdir: "Allâh var, gayrı yok!" İşte bu yüzdendir ki, "HAMD"
sadece Allâh'a ait bir olgudur! Kendi
kendini değerlendirmek durumundadır, gayrı olmadığı için!
"Şirk" aslı olmayan, "vehmedilen"
bir kavramdır!
İnsanlar, "vehimleriyle" bu olguya
düşerek, "çokluk algılanması ardındaki gerçek Tek'lik"ten perdelenirler! Bunun
sonucuysa, kendini yalnızca madde beden kabul ederek yaşamak, ölüp yok
olup gitmek (küfür); ya da benliği yanı sıra gökte veya derûnunda bir
tanrı kabullenmektir (şirk)!
Oysa Kur'ân ve Rasûlullah açıklamalarına dayalı Allâh ehli müşahedesine göre işin aslı şudur:
Kendisinden gayrı mevcut olmayan "HÛ",
İlminde (ilim boyutunda), İlmiyle, "El Esmâ ül Hüsnâ"
tanımlamasıyla işaret edilen özelliklerini (Kuantum Potansiyel), "İlmini"
seyretmiştir... Bu seyrin başı ve sonu yoktur. "HÛ", bu
seyrettikleriyle kayıtlanıp sınırlanmaktan münezzehtir (âlemlerden Ganî'dir).
İşte hakkında konuşulan âlemler ve içindeki her
şey, "El Esmâ" seyri mertebesinde,
seyrin oluşumuyla; "yok" iken "El Esmâ" özellikleriyle "var"
olmuştur!
Hakkında söz edilen her şey, "Allâh isimleri" diye kısaca bahsedilen ve "El Esmâ" ile işaret edilen
özelliklerin sanki bir bileşim şeklindeki açığa çıkışlarıdır. Tıpkı, yüz küsur
atomun değişik bileşenler hâlinde algılanan sayısız madde ve canlı türlerini
meydana getirmesi gibi.
Belki şöyle de diyebiliriz... Zaman ve mekân ötesi
yapı olan Kuantum Potansiyel, "Esmâ" ile
işaret edilen özellikleri itibarıyla kendi kendini "seyr"
hâlindedir ve durum bundan ibarettir. Hz. Âli'nin "İlim bir
nokta idi, onu cahiller genişletti" UYARISI ise; "nokta"
diye işaret olunan "Kuantum Potansiyel"in, algılayana göre algılananları
meydana getirmesidir ki; bu algılayanlar "cahil" olarak
tanımlanmıştır.
"El Esmâ ül Hüsnâ" genel hatlarıyla doksan dokuz
olarak anlatılmışsa da esas itibarıyla, detaylarıyla sayısızdır!
Algılanan veya algılanmayan her ne varsa, hepsi de bu "El
Esmâ" (Allâh
isimleri) ile dikkat çekilen özelliklerden meydana geldiği içindir ki;
bu oluşturmaya "âlemlerin Rabbi" tanımlamasıyla işaret
edilmiştir. "Rabbin" ya da "Rabbi"
tanımlamaları ise, algılanan birimin oluşumunu meydana getiren "El Esmâ bileşimi - terkibi" anlamınadır.
"Bi-izni Rab" tanımlaması, ilgili birimin "El
Esmâ bileşiminin o şeye elvermesi" durumunu
anlatmaktadır.
"Bi-iznillah" ise yerine göre iki anlama
gelir... Ya "âlemleri yaratış muradına göre o işe elverişli Esmâ bileşimi" ya da "birimin oluşumundaki
amaca göre Esmâ bileşiminin elvermesi". Çünkü, Ulûhiyeti ile kendinden gayrı olmayan TEK'tir!
Bu TEK'lik
anlayışı dolayısıyla, Kurân'ın vurguladığı
önemli bir husus da şudur:
Her birim kendisinden açığa çıkanın sonucunu yaşayarak
hayatına devam eder. "Ceza", yapılanın karşılığı ya da anlatımımızla
sonucu anlamındadır. Onun için de sık sık, "kendilerinden
çıkanın sonucunu yaşayacaklardır, kullarına zulmeden bir tanrı yoktur"
anlamında vurgulama yapılır.
"Herkese hakkı verilir"in anlamı, hangi amaçla, hangi
işlevi ortaya koyması için yaratılmışsa, o yaratılış amacına göre hakkı
verilir, demektir.
"Korunmak" ya da "Allâh'tan korunmak" şeklinde anladığımız "takva"
olayı, "kişinin, yaratılmış olduğu "Esmâ"sı gereği elleriyle yaptıklarının
sonucunu, kaçınılmaz bir şekilde yaşamak" durumunda kalacağı realitesi
nedeniyle, hoşlanmayacağı şeyleri yaşamaması amacıyla, yanlış davranışlardan
korunmasını tanımlamaktadır.
Kur'ân, işaret ettiğimiz üzere,
gökteki tanrıdan yeryüzündeki postacı - peygambere aracı varlıklarla yollanmış
yazılı bir kitap değildir. Rabbin'den yani
hakikati olan "Esmâ mertebesi"nden
bilincine inzâl olan (boyutsal açığa çıkış) Hakikat
ve "Sünnetullah" BİLGİ'sidir!
Kur'ân, "Ulül
Elbâb" indînde, "teklif" görünümünde
"tespit"ten ibarettir!
"KİTAP", "Hakikat'i
ve Sünnetullah'ı içeren BİLGİ" anlamınadır.
"Hakikat BİLGİSİ" oluşu itibarıyla birimin,
algılanan veya algılanamayan her şeyin "Hakikat"ini açıklarken; "Sünnetullah BİLGİSİ" olması itibarıyla da, "birimin
sonsuza dek içinde yaşayacağı boyutların varoluş ve işleyiş Sistem ve Düzeni"ni
bildirmektedir.
İnsan, arzda "halife"dir...
Bu hem dünya anlamına hem de beden anlamına değerlendirilir. Çünkü "insan"
beden ötesi bir yapıdır; ve bedeni terk ettikten sonra
da birçok "Bâ's" oluşla yaşamına
devam eder sonsuza dek.
İnsana yapılan teklifler, hep onun, kendini "Hakikat"iyle tanıyıp, bunun gereklerini yaşaması ve
"Hakikat"inde bulunan özellikleri -
kuvveleri keşfedip değerlendirmesi amacına dönüktür. Yasaklamaların ardında da
hep kişinin kendini beden kabullenerek, ölümü tattıktan sonra hiçbir anlamı
kalmayacak nefsanî zevkler uğruna kendisine verilen potansiyeli boşa
harcamasını engellemek amacı gütmektedir. Çünkü mevcut potansiyeli, "Hakikat"ini keşfederek dünya ve ölüm ötesi yaşamdaki
güzellikleri elde etmesi için verilmiştir.
Eğer bu çalışmamız Kurân'ı
biraz daha iyi değerlendirmenize hizmet verdiyse, bunu nasip etmesinin şükründe
aczimi itiraf ederim. Yaptığım iş kulluğumun zorunlu gereğiydi. Başarı yalnızca
Allâh'ın lütfu iledir! Bu hizmetteki
yetersizliklerimden, hata ve kusurlarımdan dolayı da bağışlanmamı niyaz ederim.
Zira bir kulun Allâh kelâmını hakkıyla
değerlendirmesi olanaksızdır!
AHMED HULÛSİ
25 Ekim 2008
North Carolina, USA